8 Haziran 2024 Cumartesi

NORMAL SADECE BİR İLLÜZYONDUR

 Sosyal bilimciler olarak bizler araştırdığımız bir konuyla ilgili tutum, niyet vb. davranış öncüllerini ölçmek için genellikle anket kullanırız. Araştırmamız kapsamındaki kişilerden, ki bu kişiler örneklemimizi oluşturur, anket aracılığıyla topladığımız ham verilerden anlamlı çıkarımlar yapabilmek için verileri analiz ederiz. Verileri analiz etmek için birtakım testler kullanırız. İşte bu testler “istatistiksel açıdan” güçlü ve zayıf testler olarak ikiye ayrılır. Bir testin istatistiksel açıdan güçlü olması, daha “sağlam” tahminler yapması, dolayısıyla daha “güçlü çıkarımlar” sağlaması anlamına gelir. Bu sebeple araştırmacılar topladıkları verilerden daha güçlü çıkarımlar yapabilmek için öncelikle istatistiksel açıdan güçlü testlere yönelirler. Fakat söz konusu istatistiksel açıdan güçlü çoğu testi yapabilmenin en önemli ön koşulu “verilerin normal dağılmasıdır”. İstatistiksel açıdan normal dağılım, verilerin çoğunun ortalama değer etrafında kümelenmesi anlamına gelir. Dolayısıyla bir veri setindeki uç değerler, verilerin normal dağılımdan sapmasına sebep olabilir. Bu nedenle araştırmacılar verileri normal dağılıma yaklaştırmak için veri setindeki “uç değerleri ayıklarlar”.

Yukarıda mümkün olduğunca basitleştirerek özetlemeye çalıştığım istatistiksel bilgilerle yazıya başlamamın sebebi, bu yazının çıkış noktasını oluşturan normal dağılımdır. Zira geçenlerde üzerinde çalıştığım bir veri seti “normal dağılmadığı” için tam da uç değerleri veri setinden ayıklamaya başlayacakken durup düşündüm ve şu sorular zihnimde belirdi:

Gerçek hayatta her şey ortalama etrafında mı toplanıyor?

Sanki gerçek hayatta uç değerler yok mu?

Zaten normal dediğin nedir ki?

Neye göre kime göre normal?

Ee aklın yolu bir, biraz araştırınca benim gibi düşünen araştırmacıların da olduğunu keşfettim. Bu araştırmacılar gerçek hayatta uç değerlerin olduğunu, dolayısıyla veri setinden uç değerlerin ayıklanmaması gerektiğini ifade ediyorlardı. Evet, gerçek hayatta içinde bulunulan bağlama göre “normal” olarak tanımlanan standartlara uygun olmayan uç değerler, dolayısıyla aykırılıklar var. Bu aykırılıklar ya da başka bir ifadeyle marjinaller gerçek hayatın bir parçası. Hatta bu marjinaller başka bağlamların “normali” bile olabilir ki çoğu zaman da öyledir. Ya da eskinin marjinali yeninin normali olabilir. Böylece Cem Yılmaz’ın ünlü “Hani marjinal bizdik!” sözü geçerlilik kazanır.

TV programları, reklamlar, yeni medya söylemleri ve görüntüleriyle topluma önce marjinallikler “yüklenir” ya da zihinlere marjinallik tohumları ekilir. Ünlü iletişim bilimci George Gerbner’ın ekme teorisinde belirttiği gibi (ilgili teori üzerine yazdığım yazımı okumak için tıklayınız) kişiler TV izleyerek ve medya söylemlerine maruz kalarak kendi gerçeklik algılarını oluştururlar. Bu kişiler için bir süre sonra gerçeklik, TV’de gösterilen kadar olur. Dolayısıyla kişinin TV’den ya da medya söylemleriyle maruz kaldığı marjinallikler kişiye bir süre sonra normal gelmeye başlar. Bu süreç ya da döngü, yeni marjinalliklerin yaratılması ve topluma enjekte edilmesiyle devam eder. Bu sebeple normal sadece bir illüzyondur. Normal, yanılsamadan ibarettir. Bu noktada çok sevdiğim bir karakter olan Morticia Addams’a atıf yapmadan olmaz:


Morticia’nın da söylediği gibi “Normal sadece bir illüzyondur. Örümcek için normal olan, bir sinek için kaostur.”

Bu düşünceler zihnimden geçerken veri setime döndüm ve uç değerleri ayıklamamaya karar verdim.  Sonuç: Verilerimin normal (dağılıma uygun) olmadığı ortaya çıktı. Neye göre? İstatistiksel teste göre. Ama sorun değil. Zira normal sadece bir illüzyondur=)

Bir not ve bir soru: Temel bilimlerin pozitivist bakış açısının sosyal bilimlere bir sirayeti olan normal dağılıma ulaşmak sosyal bilimlerde  çoğunlukla ütopik bir durumdur. Zaten çoğu zaman da veriler normal dağılmaz. Zira sosyal bilimlerin odağında beşer vardır. Standartlaştırılması mümkün olmayan beşerden (zira insanın saniyesi saniyesine tutmayabilir) elde edilen verilerin standartlara uygun olmasını yani normal dağılmasını beklemek NORMAL midir? 

12 Nisan 2023 Çarşamba

Yapay Bilgelik ve Belleğin Azimsizliği Üzerine

 

Bazı teknolojik gelişmeler karşısında hissettiklerimi düşündükçe kendimi Neil Postman’ın Teknopoly (1993) isimli kitabında yer verdiği Thamus ve Teuth hikâyesindeki Thamus’a benzetiyorum. Her ne kadar bir Antik Mısır mitolojisi hayranı olarak favori tanrım Thoth (Postman’ın hikâyesindeki Teuth) olsa da bazı teknolojik gelişmeler beni Thamus gibi endişelendirmiyor değil. Postman, söz konusu kitabında teknolojinin sadece iyi yönüne odaklanan “teknofilleri” Teuth metaforuyla, teknolojinin sadece kötü yönlerine odaklanan “teknofobikleri” ise Thamus metaforuyla anlatır. Hikâyede Teuth (Postman’ın burada Teuth’u bilinçli olarak seçtiğini görüyoruz; zira Teuth, Antik Mısır’da başyazıcıların bilgelik tanrısıdır), yazı teknolojisiyle insanların daha akıllı, daha bilge ve hafızası daha gelişmiş bireyler hâline geleceğini düşünür. Buna karşın Teuth’un bulup geliştirdiği yazı teknolojisi kral Thamus tarafından endişeyle karşılanır. Çünkü Thamus’a göre insanlar yazı kullanmaya başladıktan sonra “kendi hafızaları dışında güvenecekleri bir kaynak olacağı için” hafızaları güçlenmek yerine azalacaktır. Dolayısıyla yazıyla gelen bilgelik, “yapay bir bilgelik” olacaktır.  

Günümüzde yaşanan birtakım teknolojik gelişmelerle birlikte elde edilen “yapay bilgelik”, Thamus’un endişelerinde ne kadar haklı olduğunu gözler önüne seriyor. Hatırlarsanız Thamus, insanların yazıyı (yani teknolojiyi) kullanmaya başladıktan sonra kendi hafızaları dışında güvenecekleri bir kaynak olacağı için hafızalarının güçsüzleşeceğini ifade etmişti. Bu durum tam olarak “Google etkisi” olarak ifade edilen dijital amneziyi tanımlar nitelikte. Google etkisi, arama motorları aracılığıyla internette zahmetsizce bulunabilen bilgilerin, edinildikten sonra hızlıca unutulması olarak ifade edilebilir. Söz konusu amnezide kişi, bilgiye nasıl olsa çevrim içi bir kaynaktan (genellikle Google aracılığıyla) kolaylıkla ulaşabileceğini düşündüğü için bilgiyi belleğine kaydetme zahmetine girmez. Çünkü Thamus’un da işaret etmiş olduğu üzere kişinin kendi hafızası dışında güvenebileceği bir kaynak (Google) vardır. Google etkisini sadece Google ya da herhangi bir arama motoru üzerinden aranan bilgilerle sınırlamamak gerekir. İnsanların en yakınlarının telefon numaralarını, nasıl olsa cep telefonlarının rehberinde kayıtlı diye ezberleme zahmetine girmemeleri de bir tür Google etkisi olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla Google etkisi, insanların hatırlama, bilgiyi çağırma, öğrenme gibi bilişsel faaliyetleri kendilerinin yerine teknolojiye bırakarak hafızalarını yormadıkları her an ortaya çıkabilir.

ABD merkezli yapay zekâ araştırma şirketi OpenAl tarafından geliştirilen ve diyalog konusunda uzmanlaşmış bir yapay zekâ sohbet robotu olan ChatGPT, kullanım alanları açısından Google etkisinin oluşmasına yol açabilecek en çarpıcı araçlardan biri olarak değerlendirilebilir. Hatta Thamus’un yapay bilgeliğinin oluşmasında rol alacak en temel aktörlerden biri olacağı da düşünülebilir. Bu noktada son günlerde sıkça tartışılmakta olan ChatGPT’ye karşı, yapabilecekleri açısından teknofobik bir yaklaşım içinde olduğumu belirtmeliyim. Zira söz konusu yapay zekâ teknolojisiyle yapılabileceklerin sınırı yok gibi. Arama motoru görevi görmesinin yanı sıra akademik alanda kapsamlı bir literatür taraması yap(tır)mak, araştırma ödevi hazırla(t)mak; edebi alanda çarpıcı hikâyeler ve/veya romanlar yaz(dır)mak gibi yaratıcı zekâ ve azim gerektiren pek çok konu, doğru soruları sormak kaydıyla, ChatGPT aracılığıyla oldukça kısa bir sürede yapılabiliyor. Dolayısıyla ChatGPT’nin insanlar için kendi hafızaları dışında güvenebilecekleri en önemli kaynaklardan biri hâline gelmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

ChatGPT gibi teknolojik gelişmelerin yapabildikleri karşısında insan her geçen gün şaşırmakla birlikte belleği de gün geçtikçe daha çok “azimsizleşiyor”. Tıpkı Salvador Dali’nin “Belleğin Azmi” adlı eserinde resmettiği gibi. Söz konusu eserinde Dali, zaman karşısında insanın elinden bir şey gelmediğini ve zamana yenik düştüğünü çarpıcı bir şekilde resmediyor. Teknoloji karşısında da insan belleğinin Google etkisi ya da yapay bilgeliğin büyüsüne kapılması gibi sebeplerle gün geçtikçe eriyip gittiğini (güçsüzleştiğini) söyleyebiliriz. Tıpkı eserdeki eriyen saatler gibi…

22 Ocak 2023 Pazar

Ekme Teorisinden Özgürlük Sorunsalına Bir Yolculuk

 

İletişim literatüründe pek çok ikna teorisi olsa da bugün “ekme teorisinden” (cultivation effect) bahsetmek istiyorum. Zira bir önceki “Televizyon, Öldüren Bir Eğlencedir” başlıklı yazımda söz konusu teorinin yansımalarına örnek olacak şekilde Baudrillard’ın argümanından bahsettiğimi fark ettim. Bu nedenle Baudrillard’ın argümanına teorik dayanak olması açısından ekme teorisini açıklama gereği duydum.

Amerikalı iletişim bilimci George Gerbner tarafından geliştirilen ekme teorisi, bireylerin gerçeklik algısı ile TV izleme düzeyleri arasındaki ilişkiye odaklanır. Başka bir deyişle teori, bireylerin TV izleyerek gerçeklik algılarını oluşturduklarını ifade eder. Teoriye göre TV’de yer alan diziler, sohbet programları (ki halk arasında daha çok tartışma programı olarak bilinir), haberler, reklamlar gibi içeriklere maruz kalan bireyin zamanla gerçeklikle bağı azalır ve bu içerikler, bireyin “gerçek” dünya algısını oluşturur. Tıpkı Baudrillard argümanında bahsi geçen Körfez Savaşı algısı gibi. Burada önemli olan nokta, etkinin zamanla birikerek çoğalması durumudur. Dolayısıyla uzun süreler boyunca TV içeriklerine maruz kalan bireyler için bir zaman sonra gerçeklik, TV’de gösterilenler kadardır.

Bir TV dizisi olan Kurtlar Vadisi’nde Süleyman Çakır karakterinin ölümünden sonra, “gerçek” dünyada Çakır için cenaze namazının kılınması, ekme teorisinin geçerliliğinin çarpıcı bir örneğidir. Bir diğer çarpıcı örnek ise TV dizisi Camdaki Kız’ın Feride İpekoğlu karakterinin dizideki ölümünden sonra yaşananlardır. Zira diziyi yayınlayan Kanal D’nin mizah amaçlı olarak Feride İpekoğlu karakteri için ölüm ilanı vermesi, hatta bu ilanın bazı gazetelere de düşmesi, karakteri canlandıran oyuncu Nur Sürer’in “gerçekten” vefat ettiğinin zannedilmesine yol açmıştır.

Feride İpekoğlu örneğinde  ekme teorisinin geçerliliğinin yanı sıra etkili iletişimde önemli olan bir diğer unsur olan “yaratıcılık uyuşmazlığından" da bahsedilebilir. Yaratıcılık uyuşmazlığı, kısaca mesajı gönderenin yaratıcılık algısı ile mesajı alanın yaratıcılık algısı arasındaki uyuşmazlık ve boşluktur. Bu durum daha çok yaratıcı reklamların hedef kitle tarafından markanın istediği doğrultuda anlaşılamaması sonucunda ortaya çıkar. Örneğin derslerde öğrencilerime “Mozilla Firefox logosundaki şekil nedir?” diye sorduğumda büyük bir kısmı “tilki” cevabını verirler (bu cevap iki senedir hiç şaşmadı=)). Oysaki logodaki şekil kırmızı pandadır. Mozilla, dünya üzerinde nesli tükenmekte olan kırmızı pandaların koruyuculuğunu üstlenmiştir ve bunu, logosu aracılığıyla hedef kitlesine aktarmak ister. Hedef kitle, logodaki kırmızı pandayı tilki olarak algıladığı sürece marka ile hedef kitle arasında bir tür “yaratıcılık uyuşmazlığı” olduğu söylenebilir. Söz konusu uyuşmazlığı ortadan kaldırmak için markanın logoya yönelik ön-testler, uzman görüşü, pilot test, odak grup görüşmesi, okunurluk testi vb. ön değerlendirme testleri yapması gerekir.

Ekme teorisine dönecek olursak, TV içeriklerinin zaman içinde bireyin zihnine “ekilmesiyle” gerçeklik algısını şekillendirmesi söz konusudur. Zaten bu yüzden teori, ekme teorisi olarak isimlendirilmiştir. “Zihne ekilme” ve “zaman içinde algının etkilenmesi”, bireyin ikna sürecinde etkili olabilecek bir diğer kavram olan “uyuyan etkisi” (sleeper effect) kavramını hatırlatır niteliktedir. Zira uyuyan etkisi, bireyin güvenilir olmadığını düşündüğü bir kaynaktan aldığı bilgiye o an için itimat etmese de bilginin zihninde “kuluçkaya yatarak” bir süre sonra kaynağı da unutmasıyla bilginin doğruluğuna inanmaya başladığını ifade eden bir tür psikolojik etkidir. Yani bir nevi dedikodu etkisi de diyebiliriz uyuyan etkisine. Günlük hayatımızda dedikodu kapsamına giren bilgileri alırız, dedikoduların doğruluğu bizim için o an şüpheli olsa da zamanla dedikodular zihnimizde kuluçkaya yatar ve uyanacağı günü bekler. Uyandığı zaman ise kimden duyduğumuzu bile hatırlamadan o bilgilere inanmaya başlayabiliriz. İşte ekme teorisi de tıpkı uyuyan etkisi gibi TV’nin bireylerin zihnine bilgiler ektiğini, bireylerin zamanla bu bilgileri nereden edindiğini unuttuğunu; ama artık zaten gerçeklik algısı bu bilgiler tarafından şekillenmiş olduğu için bilginin kaynağını çok da sorgulamadan yaşayıp gittiğini ifade eder.

Gerçeklik algısı TV tarafından (ya da dijital yayıncılık yapan platformlar tarafından) oluşturulan bireyin ne hakkında düşündüğü de doğal olarak söz konusu içeriklerden etkilenir. Ekme teorisinin yanı sıra, gündem belirleme teorisi kapsamı altında da değerlendirilen bu duruma en belirgin örnek olarak Twitter’ın “Trend Topic”, yani gün içinde en çok konuşulan konuyu ve gündemi belirleme gücü gösterilebilir. Ne hakkında düşüneceğine kadar geleneksel ve yeni medyanın karar verdiği ve söz konusu medya araçları tarafından düşünceleri şekillenen bireyin istekleri de bu doğrultuda şekillenir. Dolayısıyla birey için “gerçek” bir özgürlükten söz edilemez. Bu noktada Schopenhauer’in “Özgürlük Sorunsalı” adı verilen meşhur argümanını paylaşarak yazıyı sonlandırmak isterim (Dark dizisinde de replik olarak kullanıldığını ekleyeyim):

“İstediğimizi yapabiliriz; ama isteklerimizi seçmekte özgür değiliz.”

Televizyon, Öldüren Bir Eğlencedir

 

İletişim bilimci, medya teorisyeni ve kültür eleştirmeni Neil Postman’a göre televizyonun yerine getirdiği en etkili işlev, eğlendirme işlevidir. Televizyonun bu işlevi doğrultusunda bugün dinden siyasete insanın yaşamında önem taşıyan her türlü unsur, TV sayesinde (sebebiyle) eğlenceye dönüşür. Postman, “Televizyon: Öldüren Eğlence” isimli kitabında bu durumun vahim sonuçlarından bahseder. Ona göre toplum televizyona o kadar bağlanmıştır ki problemleri göremez, eleştiri yapamaz, televizyonu olduğu gibi kabul eder. Yani toplum, televizyon karşısında oldukça pasiftir. Televizyonu kontrol etmek yerine, televizyon toplumu kontrol eder. Zira bir kitle iletişim aracı olan televizyonun toplumla olan iletişim biçimi tek yönlüdür. Toplum, televizyondan gelen mesajların pasif bir alıcısı konumundadır. Toplumdan televizyona doğru eş zamanlı bir geri bildirim söz konusu değildir. Bu nedenle televizyonun, toplum üzerinde tek yönlü ve zorlayıcı bir etki alanı oluşturduğu söylenebilir.

Televizyonun toplum üzerindeki zorlayıcı etkisi, televizyon izleyen ya da izlemeyen herkesi kapsama ve etkileme gücünün bir göstergesidir.  “Ay ben televizyon izlemem ki…Evimde televizyon bile yok benim” diyenler de dolaylı yoldan televizyon içeriklerine maruz kaldıklarından televizyonun vahim sonuçlarından nasibini alırlar. Zira günümüzde neredeyse herkesin kullanıcısı olduğu sosyal medya, televizyon içeriklerinden bağımsız değildir. Aksine, televizyon içeriklerinden bir hâyli beslenir. Örneğin televizyon ortamında yayınlanan bir sabah kuşağı programı olan Müge Anlı ile Tatlı Sert programına televizyondan maruz kalmayan bir kişinin, programdaki içeriklere sosyal medyadan maruz kalması oldukça muhtemeldir. TV’de yayınlanan pek çok sabah kuşağı programında, prime time’daki dizilerde veya daha geç vakitlerdeki tartışma programlarında-ki iletişim literatüründe bu programlar “sohbet programları” olarak isimlendirilmesine rağmen konuşmacılar sohbet edemeyip bağıra çağıra tartıştıkları (!) için halk arasında tartışma programı olarak bilinir-gösterilen bazı içerikler sosyal medyada caps hâline getirilebilir ya da kesit olarak sunulabilir. Böylece TV’de yayınlanan içerikler sosyal medyada etkileşim almış ve kitleyi etkilemiş olur.

Postman, televizyon için öldüren eğlence derken TV’nin eğlendiriciliğinden ziyade toplum üzerinde yarattığı kolektif bir uyuşma, edilgenlik, atalet ve kabullenmişlik gibi olumsuz etkilerini vurgular. Tıpkı ebeveynlerinden gözlemlediği her şeyi çabucak taklit ederek öğrenen bir çocuk misali toplum da televizyondan, süzgeçten geçirmeden etkilenerek öğrenir. Doğrudan TV üzerinden ya da sosyal medyadan maruz kaldığı TV içeriklerinden farkında olarak ya da olmayarak öğrendiği davranışları, söylemleri, düşünce kalıplarını, yaşam tarzlarını vb. pek çok unsuru “sorgulamadan” hayatına dâhil eder ve işe koşar. Örneğin prime time’da yayınlanan bir dizi karakterinin idiolektini (kendine has söylemleri ve konuşma biçimini) taklit eder ve içselleştirir. Yine dizilerde ya da sabah kuşağı programlarında şahit olduğu olaylardan yola çıkarak kendi hayatı hakkında çıkarımlar yapar-ki bu çok tehlikelidir. Daha da tehlikeli olanı ise toplumu ilgilendiren oldukça önemli konuları sadece TV aracılığıyla (dizilerden, programlardan vb.) öğrenmesi durumunda TV nasıl istiyorsa o şekilde öğrenmiş olur. Bu noktada da Postman’ın şu ünlü cümlesi akıllara gelir:

“Mesajın iletilme biçimi içeriğini dışlar.”

Yani ne söylenildiği değil, nasıl söylenildiğidir olay. Bu durum, Fransız sosyolog Baudrillard’ın “Körfez savaşı olmadı” şeklindeki ünlü yorumuyla ilişkilendirilebilir. Tabii ki Baudrillard bu söylemi ile Körfez savaşının fiziki olarak yaşanmadığından bahsetmiyordu. Bahsettiği şey, bu vahim olayın savaştan ziyade televizyon (medya) tarafından “seyirlik” olarak ele alınmasıydı. Zira televizyon, Körfez savaşına ilişkin görüntülerle tuvalet kağıdı reklamını arka arkaya gösteriyordu. Savaşa ilişkin görüntüler ve tuvalet kağıdı görsellerine aynı anda maruz kalan ve zihni medya tarafından allak bullak edilen kişinin gerçeklik algısının bozumu bir yana, kişinin savaşa ilişkin görüntüleri evinde koltuğa yayılmış ve belki de patlamış mısır yiyip kola içerek tıpkı bir filmi izlermiş gibi izlediği düşünüldüğünde, kişinin tüm bu olup biten karşısında  sadece bir “izleyici” olduğu söylenebilir. Yani pasif, televizyonun gösterdiği kadarını bilen, maruz kaldığı olumsuz haberler sonucunda belki birazcık üzülüp hemen sonrasında maruz kaldığı yiyecek reklamlarıyla ağzı sulanıp sipariş veren, her şeyi seyirlik bir nesne olarak tüketen bir izleyici. İşte bu yüzden televizyon, öldüren bir eğlencedir.


NORMAL SADECE BİR İLLÜZYONDUR

 Sosyal bilimciler olarak bizler araştırdığımız bir konuyla ilgili tutum, niyet vb. davranış öncüllerini ölçmek için genellikle anket kullan...