Sosyal bilimciler olarak bizler araştırdığımız bir konuyla ilgili tutum, niyet vb. davranış öncüllerini ölçmek için genellikle anket kullanırız. Araştırmamız kapsamındaki kişilerden, ki bu kişiler örneklemimizi oluşturur, anket aracılığıyla topladığımız ham verilerden anlamlı çıkarımlar yapabilmek için verileri analiz ederiz. Verileri analiz etmek için birtakım testler kullanırız. İşte bu testler “istatistiksel açıdan” güçlü ve zayıf testler olarak ikiye ayrılır. Bir testin istatistiksel açıdan güçlü olması, daha “sağlam” tahminler yapması, dolayısıyla daha “güçlü çıkarımlar” sağlaması anlamına gelir. Bu sebeple araştırmacılar topladıkları verilerden daha güçlü çıkarımlar yapabilmek için öncelikle istatistiksel açıdan güçlü testlere yönelirler. Fakat söz konusu istatistiksel açıdan güçlü çoğu testi yapabilmenin en önemli ön koşulu “verilerin normal dağılmasıdır”. İstatistiksel açıdan normal dağılım, verilerin çoğunun ortalama değer etrafında kümelenmesi anlamına gelir. Dolayısıyla bir veri setindeki uç değerler, verilerin normal dağılımdan sapmasına sebep olabilir. Bu nedenle araştırmacılar verileri normal dağılıma yaklaştırmak için veri setindeki “uç değerleri ayıklarlar”.
Yukarıda mümkün
olduğunca basitleştirerek özetlemeye çalıştığım istatistiksel bilgilerle yazıya
başlamamın sebebi, bu yazının çıkış noktasını oluşturan normal dağılımdır. Zira
geçenlerde üzerinde çalıştığım bir veri seti “normal dağılmadığı” için tam da
uç değerleri veri setinden ayıklamaya başlayacakken durup düşündüm ve şu sorular
zihnimde belirdi:
Gerçek hayatta
her şey ortalama etrafında mı toplanıyor?
Sanki gerçek
hayatta uç değerler yok mu?
Zaten normal
dediğin nedir ki?
Neye göre kime
göre normal?
Ee aklın yolu
bir, biraz araştırınca benim gibi düşünen araştırmacıların da olduğunu
keşfettim. Bu araştırmacılar gerçek hayatta uç değerlerin olduğunu, dolayısıyla
veri setinden uç değerlerin ayıklanmaması gerektiğini ifade ediyorlardı. Evet,
gerçek hayatta içinde bulunulan bağlama göre “normal” olarak tanımlanan
standartlara uygun olmayan uç değerler, dolayısıyla aykırılıklar var. Bu
aykırılıklar ya da başka bir ifadeyle marjinaller gerçek hayatın bir parçası. Hatta
bu marjinaller başka bağlamların “normali” bile olabilir ki çoğu zaman da
öyledir. Ya da eskinin marjinali yeninin normali olabilir. Böylece Cem Yılmaz’ın
ünlü “Hani marjinal bizdik!” sözü geçerlilik kazanır.
TV programları,
reklamlar, yeni medya söylemleri ve görüntüleriyle topluma önce marjinallikler “yüklenir”
ya da zihinlere marjinallik tohumları ekilir. Ünlü iletişim bilimci George Gerbner’ın
ekme teorisinde belirttiği gibi (ilgili teori üzerine yazdığım yazımı okumak için tıklayınız) kişiler TV izleyerek ve medya söylemlerine maruz kalarak kendi
gerçeklik algılarını oluştururlar. Bu kişiler için bir süre sonra gerçeklik, TV’de
gösterilen kadar olur. Dolayısıyla kişinin TV’den ya da medya söylemleriyle maruz
kaldığı marjinallikler kişiye bir süre sonra normal gelmeye başlar. Bu süreç ya
da döngü, yeni marjinalliklerin yaratılması ve topluma enjekte edilmesiyle devam
eder. Bu sebeple normal sadece bir illüzyondur. Normal, yanılsamadan ibarettir.
Bu noktada çok sevdiğim bir karakter olan Morticia Addams’a atıf yapmadan
olmaz:
Morticia’nın da
söylediği gibi “Normal sadece bir illüzyondur. Örümcek için normal olan, bir
sinek için kaostur.”
Bu düşünceler
zihnimden geçerken veri setime döndüm ve uç değerleri ayıklamamaya karar
verdim. Sonuç: Verilerimin normal
(dağılıma uygun) olmadığı ortaya çıktı. Neye göre? İstatistiksel teste göre.
Ama sorun değil. Zira normal sadece bir illüzyondur=)
Bir not ve bir soru: Temel bilimlerin
pozitivist bakış açısının sosyal bilimlere bir sirayeti olan normal dağılıma
ulaşmak sosyal bilimlerde çoğunlukla
ütopik bir durumdur. Zaten çoğu zaman da veriler normal dağılmaz. Zira sosyal
bilimlerin odağında beşer vardır. Standartlaştırılması mümkün olmayan beşerden
(zira insanın saniyesi saniyesine tutmayabilir) elde edilen verilerin
standartlara uygun olmasını yani normal dağılmasını beklemek NORMAL midir?
