İletişim bilimci,
medya teorisyeni ve kültür eleştirmeni Neil Postman’a göre televizyonun yerine
getirdiği en etkili işlev, eğlendirme işlevidir. Televizyonun
bu işlevi doğrultusunda bugün dinden siyasete insanın yaşamında önem taşıyan
her türlü unsur, TV sayesinde (sebebiyle) eğlenceye dönüşür. Postman,
“Televizyon: Öldüren Eğlence” isimli kitabında bu durumun vahim sonuçlarından
bahseder. Ona göre toplum televizyona o kadar bağlanmıştır ki problemleri
göremez, eleştiri yapamaz, televizyonu olduğu gibi kabul eder. Yani toplum,
televizyon karşısında oldukça pasiftir. Televizyonu kontrol etmek yerine,
televizyon toplumu kontrol eder. Zira bir kitle iletişim aracı olan
televizyonun toplumla olan iletişim biçimi tek yönlüdür. Toplum, televizyondan
gelen mesajların pasif bir alıcısı konumundadır. Toplumdan televizyona doğru eş
zamanlı bir geri bildirim söz konusu değildir. Bu nedenle televizyonun, toplum
üzerinde tek yönlü ve zorlayıcı bir etki alanı oluşturduğu söylenebilir.
Televizyonun
toplum üzerindeki zorlayıcı etkisi, televizyon izleyen ya da izlemeyen herkesi
kapsama ve etkileme gücünün bir göstergesidir. “Ay ben televizyon
izlemem ki…Evimde televizyon bile yok benim” diyenler de dolaylı yoldan
televizyon içeriklerine maruz kaldıklarından televizyonun vahim sonuçlarından
nasibini alırlar. Zira günümüzde neredeyse herkesin kullanıcısı olduğu sosyal
medya, televizyon içeriklerinden bağımsız değildir. Aksine, televizyon
içeriklerinden bir hâyli beslenir. Örneğin televizyon ortamında yayınlanan bir
sabah kuşağı programı olan Müge Anlı ile Tatlı Sert programına televizyondan
maruz kalmayan bir kişinin, programdaki içeriklere sosyal medyadan maruz
kalması oldukça muhtemeldir. TV’de yayınlanan pek çok sabah kuşağı programında,
prime time’daki dizilerde veya daha geç vakitlerdeki tartışma programlarında-ki
iletişim literatüründe bu programlar “sohbet programları” olarak isimlendirilmesine
rağmen konuşmacılar sohbet edemeyip bağıra çağıra tartıştıkları (!) için halk
arasında tartışma programı olarak bilinir-gösterilen bazı içerikler sosyal
medyada caps hâline getirilebilir ya da kesit olarak sunulabilir. Böylece TV’de
yayınlanan içerikler sosyal medyada etkileşim almış ve kitleyi etkilemiş olur.
Postman,
televizyon için öldüren eğlence derken TV’nin eğlendiriciliğinden ziyade toplum
üzerinde yarattığı kolektif bir uyuşma, edilgenlik, atalet ve kabullenmişlik
gibi olumsuz etkilerini vurgular. Tıpkı ebeveynlerinden gözlemlediği her şeyi
çabucak taklit ederek öğrenen bir çocuk misali toplum da televizyondan,
süzgeçten geçirmeden etkilenerek öğrenir. Doğrudan TV üzerinden ya da sosyal
medyadan maruz kaldığı TV içeriklerinden farkında olarak ya da olmayarak
öğrendiği davranışları, söylemleri, düşünce kalıplarını, yaşam tarzlarını vb.
pek çok unsuru “sorgulamadan” hayatına dâhil eder ve işe koşar. Örneğin prime
time’da yayınlanan bir dizi karakterinin idiolektini (kendine has söylemleri ve
konuşma biçimini) taklit eder ve içselleştirir. Yine dizilerde ya da sabah
kuşağı programlarında şahit olduğu olaylardan yola çıkarak kendi hayatı
hakkında çıkarımlar yapar-ki bu çok tehlikelidir. Daha da tehlikeli olanı ise
toplumu ilgilendiren oldukça önemli konuları sadece TV aracılığıyla
(dizilerden, programlardan vb.) öğrenmesi durumunda TV nasıl istiyorsa o
şekilde öğrenmiş olur. Bu noktada da Postman’ın şu ünlü cümlesi akıllara gelir:
“Mesajın
iletilme biçimi içeriğini dışlar.”
Yani
ne söylenildiği değil, nasıl söylenildiğidir olay. Bu durum, Fransız sosyolog
Baudrillard’ın “Körfez savaşı olmadı” şeklindeki ünlü yorumuyla
ilişkilendirilebilir. Tabii ki Baudrillard bu söylemi ile Körfez savaşının
fiziki olarak yaşanmadığından bahsetmiyordu. Bahsettiği şey, bu vahim olayın
savaştan ziyade televizyon (medya) tarafından “seyirlik” olarak ele
alınmasıydı. Zira televizyon, Körfez savaşına ilişkin görüntülerle tuvalet
kağıdı reklamını arka arkaya gösteriyordu. Savaşa ilişkin görüntüler ve tuvalet
kağıdı görsellerine aynı anda maruz kalan ve zihni medya tarafından allak
bullak edilen kişinin gerçeklik algısının bozumu bir yana, kişinin savaşa
ilişkin görüntüleri evinde koltuğa yayılmış ve belki de patlamış mısır yiyip
kola içerek tıpkı bir filmi izlermiş gibi izlediği düşünüldüğünde, kişinin tüm
bu olup biten karşısında sadece bir “izleyici” olduğu söylenebilir.
Yani pasif, televizyonun gösterdiği kadarını bilen, maruz kaldığı olumsuz
haberler sonucunda belki birazcık üzülüp hemen sonrasında maruz kaldığı yiyecek
reklamlarıyla ağzı sulanıp sipariş veren, her şeyi seyirlik bir nesne olarak
tüketen bir izleyici. İşte bu yüzden televizyon, öldüren bir eğlencedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder